Follow by Email

21 Kasım 2015 Cumartesi

AŞK ,EMPATİ,SEZGİSEL GÜÇ

Aşkı (ya da aşkın verdiği huzuru) ararken, çoğu kez bize gönderilern sinyalleri ve mesajları gözden kaçırıyor, doğru insanla karşılaşmış olsak bile hayatın akışı içinde bu fırsatları ve ipuçlarını ne yazık ki değerlendiremiyoruz.

Fakat, birazcık yavaşlayıp sezgilerinize kulak verirseniz, size doğruyu olduğu gibi gözlerinizin önüne serecek, tehlikeli bir durumla karşı karşıya kaldığınızda sizi uyaracak ya da insanları anlamak ve iletişşim kurmak konusunda size yeni yollar gösterecektir.

 “Duygusal Özgürlük (Emotional Freedoom)” kitabından  5 sezgisel deneyim, aşk hayatınızla ilgili yapmanız ya da değiştirmeniz gereken şeyler hakkındaki bir rehber niteliğinde olacaktır. Bu beş bölümü sizlerle paylaşmak istedim.

Beden dili

Vücudunuz, sizin dikkatinizi çekebilmek için bir çok yol kullanır. Mesela beraber olduğunuz kişi size kendinizi iyi hissettirdiği bir anda tüyleriniz diken diken olabilir. Onunla konuşurken ya da buluşmadan önce mideniz bulanabilir ya da kendinizi bitkin hissedebilirsiniz. Kalp atışlarınız, tansiyonunuz birden hızlanabilir ya da yavaşlayabilir.



Vücudunuzun bu özelliğini ilişkinizde nasıl kullanabilirsiniz?

Genelde “içimden bir ses ….. diyor.” diyerek bahsettiğimiz bu mantık kullanmadan düşünülen şeyler, mantıktan daha hızlı gelişen ve çoğu kez doğru çıkan düşüncelerdir.

Vücudunuz sizi herhangi bir konuda uyardığında onu dikkate alın. Kanınızda bir ağrı mı hissediyorsunuz? Omuzlarınız mı ağırlaştı? Ya da enerji dolu ve heyecanlı mısınız? Vücudunuzun size gönderdiği sinyalleri okumaya başladığınızda, kendiniz hakkında öğrenmek istediğiniz her şeyi bulabilecek mesajları alırsınız. Bu sayede sizin için uygun olan ya da uygun olmayan partneri bulmanız oldukça kolay.

Déjà vu

Déjà vu, o anda yaşamakta olduğunuz bir konuşmayı, bir olayı ya da konuştuğunuz bir kişiyi daha önceden de yaşamışsınız gibi hissetmenizdir. Kısacası “Ben bu anı daha önce yaşamıştım” dediğiniz her şey Déjà vu olarak adlandırılır.



Déjà vu’yu özel hayatınızda nasıl kullanabilirsiniz?

Yaşadığınız bu duygunun ilginç olduğunu düşünmek ve ondan kaçınmak yerine, yaşamakta olduğunuz bu deneyimi lehinize çevirmeye çalışın. Güvendiğiniz bir arkadaşınıza yaşadıklarınızı anlatın ya da yazın. İlişki bağlamında deneyimlediğiniz bir déjà vu, o ilişkiye başlamanız için gerekli olan enerjiyi sağlar, o ilişkinin önemli olduğunu vurgular ve sizi izlemeniz gereken yol ile ilgili bilgilendirir.

Romantikliğe gelince, déjà vu size o anda ne yapmanız gerektiği ile ilgili önemli ipuçları sağlayabilir. Ya da tam tersi, pişman olacağınız bir ilişkiye başlamadan önce durmanız,  bir şey yapmamanız gerektiğini ve şimdi geri dönmenin sizin için daha iyi olacağını söyler.

Senkronizasyon

Bu mükemmel zamanlama deneyimidir. Şarkı söylerken aynı şarkının birden radyoda çalması, internette tanıştığınız birinin ummadığınız bir anda karşınızda belirmesi gibi şeyler “doğru yer, doğru zaman” dediğimiz olgulardır

Senkronizasyonu özel hayatınızda nasıl kullanabilirsiniz?

Uyanık olun ve içinde bulunduğunuz anda yaşadığınız senkronize olayların farkına varın. Bazen doğru yerde, doğru zamanda bulunduğunuzu size hissettiren anlar olabilir. Bu anda gizli olan önemli dakikalıarı ortaya çıkarın.

Geleceği görmek

Bu, şu anda olan bir olaydan başka bir yerde yaşandığı halde haberinizin olmasıdır. Örneğin, uzun zamandır haber alamadığınız bir arkadaşınız birden anlamsız gelecek bir şekilde aklınıza gelir ve bir kaç saat sonra size mesaj atabilir. Ya da binmek istemediğiniz ya da kaçırdığınız otobüs kaza yapabilir.

Bunu özel hayatınızda nasıl kullanabilirsiniz?

Sadece beyniniz değil, tüm vücudunuz sezgilerinize dayanarak hareket eder. Vücudunuzda yaşanan değişikliklerin farkında olun.  Yoga gibi meditasyona dayalı sporlar size bu konuda yardımcı olacaktır.  Size daha önce yaşadığınız deneyimlerinize dayanarak aldığınız bir tadı, duyduğunuz bir sesi ya da kokladığınız bir kokuyu çok farklı hissettirecek ve vücudunuzun farkına varmanızı sağlayacaktır.

Vücudunuzun gönderdiği sinyallerin farkına vardığınızda, çevrenizden aldığınız mesajlar daha anlamlı hale gelecektir.

Sezgisel empati

 Bu, başka birinin gönderdiği sinyallerden etkilenmek demektir. Mantıklı bir sebep aramaksızın birisinin hissettiği derin üzüntü duygusunu içimizde hissetmemize ya da yüzünüze gülen birisinin size beslediği düşmanlığı hissetmenize sebep olur.



Sezgisel empatiyi özel hayatınızda nasıl kullanabilirsiniz?

Diğer insanların duygularına karşı hassasiyet göstermek oldukça değerli bir yetidir fakat tabii ki dezavantajlarını da yanında getirir. Örneğin, bir partide biriyle tanıştıktan sonra birden kendinizi yorgun hissetmeye başladıysanız, ona numaranızı vermekten kaçınabilirsiniz. Diğer insanların duygularını okuyabilmek, üzerinize almadığınız sürece,  ikili ilişkilerinizi geliştirecektir. Örneğin erkek arkadaşınızın kötü bir gün geçirdiğini hissettiğinizde, onu yumuşatabilecek hamlelerle gönlünü kazanabilir ve ona yardımcı olabilirsiniz.  Bu tarz empatik yaklaşımlar ikili ilişkilerinizi güçlendirir ve derinlik kazandırır.

20 Kasım 2015 Cuma

OLUMLU DÜŞÜNCE ''Doğru İstersen Olur ''

Her Şey Enerjidir;  Enerjiden Başka Bir Şey Yoktur, Madde de Saf Enerjidir, Biz İnsanlar da Sadece Enerjiden Oluşuruz. Düşünceler, Duygular, Heyecanlar, Olaylar ve Durumlar da Enerjinin Değişik Biçimleridir…Bu çerçeve içinde Evren’e dileğimizi gerçekleştirmek için nasıl ifade etmeliyiz, doğru istemeyi nasıl öğrenmeliyiz…  

Madde nelerden oluşur? Çok minik, atom denen parçacıklardan. Eşyalar, birbirinden, sadece hangi atomlardan oluştuklarıyla ve bunların nasıl sıralandığıyla ayrılırlar. Bu Dünya’daki bütün maddeler, sadece bu atomlardan oluşur. Atomlar, atomlarla birleşerek, büyük bileşenler oluşturur veya tekrar ayrılırlar.  
Atomlar, daha küçük basit taneciklere ayrıştırılabilir; bunların en önemlileri protonlar, nötronlar ve elektronlardır. Bunu basite indirgeyerek şöyle hayal edebiliriz: Atom çekirdeğini oluşturan protonlarla nötronlar ile bunların etrafında daireler çizen elektronlar arasında çok boş yer vardır. Hayal etmesi zor ama gerçek: bir atomun çekirdeği, bir bezelye büyüklüğünde olsaydı, elektronların kılıfı yüz yetmiş metre uzakta olurdu. Yani bizim “gördüğümüz” şeylerin çoğu, SADECE BOŞLUKTUR. Buna rağmen, bunu madde sayarız. Ancak sadece biz, bunun böyle olduğunu varsayarız, gerçekte ise böyle değildir: Hiçbir Şey Gördüğümüz Gibi Değildir. 
Biz sadece çeşitli titreşimleri algılar, bu bilgileri beynimizde işleyerek, sabit bir tasarıma dönüştürürüz. Biz bunu “çeviririz”. Neredeyse tüm insanlar, çok benzer biçimde çevirdiklerinden (en azından biz bunu böyle kabul etmekteyiz), cisimleri de benzer bir biçimde “görüyor” ve “hissediyoruz”. Mesela renkler, Hiç bizim algıladığımız biçimde değildir. Titreşimler gözümüze ulaşır, orada elektrik tetiklemeye dönüşür ve beynimiz bizim “gördüğümüzü” üretir. Hatta değişik renk frekansları, bazı duygular oluşturabilir ve içimizde bazı dalgalanmaların olmasına neden olur. Bu yüzden maddenin, her zaman aynı ısıya sahip olmasına rağmen, biz bazı renkleri soğuk veya sıcak diye adlandırırız.  
Yani herşey atomlardan oluşur; Atomlar temel taneciklerden ve bunlar da muazzam enerji birikimleridir. Ancak bu Dünya’daki her cismin, her insanın ve her durumun, sadece enerjisinin değişik formları olduğunu anlarsak, maddeyi nasıl etkileyebileceğimizi kavrayabiliriz.  1933 yılında Fizikçi Marie ve Pierre Curie çifti, “hiçbir şey”den nasıl madde elde edilebileceğini gözlemlemişlerdi. Enerjinin kütleye dönüşebileceğini bilimsel olarak keşfetmişlerdi.  
Burada, esas konumuz olan “doğru istemek” için çok önemli bir noktaya geldik: Enerji, yönlendirilebilir ve bu düşünce gücüyle yapılır. Düşüncelerimiz, enerjiyi bir noktaya yönelten bir lazer tabancası gibidir. Bir ampulun ışığı ile bir lazerin ışığı arasındaki en önemli fark, yayılmadadır; birinde fotonlar, her bir yöne uçuşur, diğerinde ise bir noktaya yoğunlaşır. Aynı bu şekilde, düşünce gücümüz de her zaman ve her yerde mevcut olan enerjiyi yönlendirir ve bu enerjinin belli bir biçimde sıkılaşmasını sağlar.  
  • Hiçbir şey bizim gördüğümüz gibi değildir.
  • Madde enerjidir, enerjiden oluşur ve enerji sayesinde mevcut durumunu korur.
  • Enerji yoksa madde yoktur.
  • Her düşünce, saf enerjidir ve kendisi de enerjiye etki eder.
Enerji, maddeyi oluşturuyorsa ve düşünceler saf enerji ise, çevremizde sürekli bizim maddeleştirdiğimiz şeyler olmaktadır. Çünkü biz sürekli düşünürüz. Yani isteklerimizi hayatımıza çekmek için şunları yapmalıyız:  
  • Düşüncelerimizin gücünü kullanmak.
  • Ne istiyorsak kendimizi buna uygun çekim gücüne yükseltmek.
Bunun için;iki yasadan faydalanabiliriz;  
1.ENERJİYİ OLUŞTURMA YASASI: Fizikte, bütün hayatımızın üzerine kurulu olduğu temel bir kanun vardır. Daha önceden de bahsettiğimiz gibi, sabit her görüntü biçimi enerjiden oluşur ve başka bir biçime dönüşebilir. Bu yasa ayrıca enerjinin hiçbir zaman kaybolmadığını, sadece şekil değiştirebileceğini söyler. Enerji değiştirilebilir, nakledilebilir ama hiçbir zaman yok edilemez. Doğa filozofu Demokrit (M.Ö 460-371); Dünya’daki hiçbir şeyin gerçekten kaybolmadığını, sadece değiştiğini keşfetmişti. Bugünün fizik bilgisi bu teoriye dayanır.  
Bizim konumuz olan “doğru istemek” açısından bunun anlamı nedir?  
Madde, nasıl başka biçimlere veya bizim göremediğimiz bir enerjiye değişebiliyorsa, önce görünmez olan bir enerji de maddeye dönüşebilir. Ve formların bu değişimini etkileyebiliriz. Yeni formlar yaratan, sadece enerjidir. Enerji, bilinçaltı sayesinde yönetilebilir ve muhafaza edilebilir.  
Ne düşünüyorsak o, maddeye dönüşür.  
Bu imkansız gibi görünebilir. Tıpkı bir yıl içinde iki araba kazanmak, hayatının aşkını bulmak, ideal işi, ideal evi veya sadece ikinci el bir çamaşır makinesi bulmak gibi.  
Zira her dilek, bir enerjidir. Dilek gönderilir ve dilek kendini gerçekleştirmek ister, yani maddeye dönüşmek ister. Yayılan düşünceler ne kadar yoğun ise, enerji o kadar güçlü olur. Ne kadar güçlü duygu yüklenilirse, o kadar itici güç alırlar. Maalesef negatiflikler içinde bu böyledir. Bizim ne düşündüğümüz, enerjinin umurunda değildir. Enerji iyi ile kötü arasında ayırım yapmaz, ahlak nedir bilmez ve de yargılamaz. Neye dönüştüğü umurunda değildir. Sadece biçim değiştirir. Bu esnada şu temel yasaya uyar:  
Enerji, daima dikkatimizi takip eder.  
Mutsuz olduğumuzda, evrene çoğu zaman olumsuz düşünceler göndeririz. “Ben çok mutsuzum”, “çok kötüyüm”, “acınacak durumdayım”, “hiç umut yok”. İşte tüm bunlar, evren için yoğun etkili emir cümleleridir. Mutsuzluğumuz güçlenecektir. Ama aynı prensip bizim lehimize de çalışabilir. Düşünce enerjileri yayınlanır ve yoğunlaşır. Değişik enerjiler buluşur, insanlar bunları yakalar, kendi fikirleri zanneder, bunlara eklemeler yapar, üzerlerinde çalışır ve birdenbire arzu edilen partner veya çoktandır istenilen bir eşya, kapının önüne gelir. Herşey enerjinin bir biçimidir.  
Tam olarak düşünürsek, dünyamızda herşeyden inanılmaz bir arz mevcuttur. Bu, sadece bir dağıtım sorunudur. Herşey vardır. Herkes içindir. Bizim içinde. Bu, sadece bir arz-talep meselesidir. Biz yoğun etkili bir biçimde ne istersek, o bizim hayatımıza girecek şekilde dağıtılır ve yapılır. Yokluklarla dolu bir hayat yaşıyorsak, bu yoklukları bilinçaltımız tarafından biz istemişizdir. Biz bu yokluk içinde yaşarken, belki komşumuz zengin bir hayat sürmektedir ve bu sadece onun hayatında zenginlik istemesinden kaynaklanmaktadır. Her şeyden, çok miktarda mevcut olduğunu ve bizim hayatımızın sadece bizim istediklerimizden oluştuğunu anladığımızda, hayatımız tamamen değişecektir. Zira enerji, her biçimi alabilir.  
Her şey, fazlasıyla mevcuttur; sadece talebe göre dağıtılır.  
Dilemek, devasa ve yoğun istek enerjileri ile çalışan bir değiş tokuş borsasından başka bir şey değildir. Arayan bulur! Biz, enerji yayarız, enerji alırız. Dünyamızı, kendi hayal dünyamıza göre kurarız. Biz biçimlendiririz, yoğunlaştırırız, engel oluruz veya bozarız. Enerji, her zaman mevcuttur ve onu, uygun bir biçimde kendimize çekeriz. Burada çekim yasası devreye girer.  
2. ÇEKİM YASASI: “Benzer benzeri çeker” Buna karşılık, değişik olanlar birbirini iter. Hatta benzer, benzeri ile güçlenir. Yani yoğunlaşır. Bunu, piyangodan da biliriz. Bir tuşuna basıldığında, aynı akortlu telleri de titreşime başlarken, başka bir frekansa ayarlanmış diğer teller hareketsiz kalır. Düşüncelerimiz de belli bir frekansta titreşen enerjidir. Yani biz, her ne düşünürsek, aynı titreşimleri harekete geçiririz.  
Bu tabii tersine de işler. Orada, dışarıda düşüncelerimizle aynı frekans da titreşen herşey, bizi de harekete geçirir. Düşüncelerimiz, kendine benzeyenlerin hepsini kendine çeken, görünmez bir mıknatıs gibidir. Neden zaten çok şeyi olanlara, daha çok şey gelir? Çünkü öyle düşünürler. Çünkü düşünce dünyalarında başka birşey mevcut değildir. Çünkü zenginliğe ait titreşimlerde yaşarlar.  
Başarı, Başarıyı Çeker; Mutsuzluk Daha Çok Mutsuzluğu.  
Eğer aşıksak, aşktaki mutluluğumuza paralel olarak, diğer herşey de yolunda gider. Tabii zira dünyaya pozitif gözlerle bakarız. Pozitif düşünceler, pozitif bir dünya yaratır. O zaman herşeyi becerebiliriz. Kullandığımız cümleler artık: “çok mutluyum”, “bütün dünya elimin altında”, “herşey yolunda” şeklindedir.  
Ve Gerçektende, Dünya Elimizin Altındadır, Zira Evren, Tüm Bu Cümleleri Yakalar Ve İşleme Sokar.  
Ancak biz, fikrimizi değiştirdiğimiz anda ve aşkın artık bizi kucaklamadığını hissedersek, dünyayı tenkit ederiz ve dilek cümlelerimiz artık çok farklıdır: “O artık beni sevmiyor”, “Zaten beni kimse sevemez”, “Güzel değilim”, “Kendimi küçük ve çirkin hissediyorum”, “Bütün dünya bana karşı”. Ve bizim dilek cümlelerimizin değişmesine uygun olarak, kısa zamanda, yaşananlar da değişecektir.  
İnsan, kendi durumunu kendisinin yarattığını fark etmeden, düşündüklerinin teyidini almaya başlar. Eğer bir gün boyunca kendi kendimizi inceleyecek olursak, bu tür emir cümlelerini, içimizden devamlı olarak söylediğimizi fark ederiz. Titreşim, titreşimdir ve bizim düşüncelerimizle ve tavırlarımızla yoğunlaşır.  
BİRAZDA BİYOLOJİ EKLEYELİM: “Ben sadece gözümle gördüğüme inanırım”, “Enerji, titreşim…bana bunları önce göstermen gerekir” Bu ve buna benzer cümleleri, kemikleşmiş “realist”lerden sık sık duymaktayız. İşin esprisi, bir de bundan gurur duymalarıdır. Bunun neden bir espri olduğunu ve ara sıra bu tür cümleler kurduğumuzda, aklımıza bunları nasıl açıklayabileceğimizi bu biyoloji gezimizde öğreneceğiz.  
Temel olan, etrafımızdaki gerçekleri çok küçük bir parçasını duyu organlarımız ile algılayabildiğimizdir.  
Gözlerimizle, mevcut ışık yelpazesinin sadece yüzde sekizini görebiliriz.  
Gerçeği anlayamayız. Yani gerçeğin % 92’si bizim gözlerimizden kaçmaktadır. Ve diğer duyu organlarımızda, durum daha da kötüdür. Bu % 92’nin mevcudiyetini bilmemize rağmen, bu hiç yokmuş gibi davranırız. Ve bunu da sadece, idrak edemediğimizden yaparız. Ve idrakımıza, gerçeğin aslından daha çok güveniriz.  
Yani önce şunu bir tespit edelim: Bizim idrakımız, gerçeği algılamamız, o kadar da gerçek değil. Bunu daha anlaşılabilir yapan bir hikaye de mevcuttur: Birkaç kör insan bir fili ellerler. Filin bacağını elleyen kör: “fil yuvarlak ve serttir” derken, filin hortumunu elleyen bir diğeri “fil, incedir ve sürekli oraya buraya uçar” der. Biz de aynen böyle, kendi resmimizi çizeriz. Algılayabildiğimiz azıcık şeye eklemeler yaparak, kendimiz bir resim yapar ve sonra da bunun gerçek olduğuna inanırız.  Peki bu resmi hangi kriterlere göre biçimlendiririz?  
Şimdiye kadar öğrendiğimiz şeylere göre! Peki bizim en azından duygularımız sayesinde anlayabildiğimiz şeylerde durum nedir?  
Gerçekten algılayabildiğimiz “ufak bir miktar” olan yüzde sekiz ile ne yapıyoruz? Bunun hepsini algılayabiliyor muyuz?  
İdrak Edemediğimiz Şey, Bizim İçin Yoktur.  
Gerçeğin % 8’i olsa bile, her gün milyonlarca çeşit etki altındayızdır; Sesler, gürültüler, resimler, düşünceler, konuşmalar, müzik, şamata. Tehlikeli durumlara, heyecanlara reaksiyon gösteririz; mektupları, telefonları, e-postaları cevaplarız; kendimiz ve başkaları için kararlar veririz; kitaplar, dergiler okur, reklam bombardımanına tutuluruz, hayal kırıklıkları ve reddedilme durumları yaşar, diğer insanlarla iletişim kurarız. Her gün bilgi üzerine bilgi işlenmek zorundadır. Aslında, ancak çok azı hakkında gerçekten düşünürüz.  Zira gerçekten düşünmek demek, bunun için zaman ayırmak demektir. Ama zamanımızda çok sınırlıdır. Bu sebeple de akıl, herşeyi işleyemez ve de işlemek istemez; bu durum da zaten kapasitesini aşardı.  
Akıl, bu yüzden de bazı şeylere kendisini kapatır. Kendini kapattığı şeyler de genelde, zaten tanıdığı ve bildiği şeylerdir. Mesela daha sonra sorulduğunda, bir otobüs durağında beklerken önünüzden kaç araba geçtiğini kesinlikle söyleyemezsiniz. Zira bu durum, bununla ilgilenecek kadar önemli değildir. Dikkatimizi gazeteye vermişizdir veya biraz sonra büroda yapılacak toplantıyı düşünmekteyizdir.  
Algılanabilir dünyanın sadece ufak bir parçasını bilinçli olarak algılayabiliriz. Ve bu, bizim kendimiz için önemli ve doğru bulduğumuz parçasıdır. Bilinçsiz olarak, saniyede tam 11.000 etki alır ve bunları istemesek de beynimizde depolarız. Bilinçli olarak, saniyede dokuz kadar etkiyi anlarız. Bunun anlamı, bilinçaltımızın, bizim haberimiz olmaksızın sayısız şey depoladığıdır. Üzerimize akan etkilerin, bilinçli olarak, sadece 1000/1 algılarız.  
Tüm şeylerin 100/8’inin de 1000/1’ini bilinçli olarak algılar ve bunu, her şeyi içeren gerçek olarak kabul ederiz.  
Yani yaşadığımız gerçek bizi saran tüm hakikat ile mukayese edildiğinde, kaybolacak kadar küçüktür. Dünyayı tüm büyüklüğü ile algılayamayız. Her gün bilinçli ve çoğu zaman bilinçsiz olarak, algılarımızı neye yönlendireceğimize karar veririz.  Diğer şeyler, bizim için yoktur.  
Peki biz, bize daha fazla olanak sağlayabilecek, daha renkli bir gerçek içinde yaşamak, daha değişik görüşleri olan bir resim yapmak istersek ne yapacağız? Hayatımıza başka bir realite davet etmek istersek ne olacak?  
İlk yapılacak şey, şimdiye kadar algıladıklarımızdan çok daha fazla şeyin mevcut olduğu bilincine varmamızdır. Akıl, daha derin kademelerdeki şeyleri, en az üç kere okuduktan veya duyduktan sonra algılar. Bu aklımızın, ezberlediği düşünce kalıplarından kendisini kurtarmasına yardımcı olur.  
İkinci yapılacak şey, dikkatimizi, arzu ettiğimiz alanlara yönlendirmektir. Yani, hayatımızda istediğimiz değişik ve yeni şeylerin olabilmesi için, başka düşüncelerimize yoğunlaşmalıyız.  
TİTREŞİM FREKANSINI YÜKSELTMEK: Bu radyodaki bir kanalın değiştirilmesi gibidir. Olayları algıladığımız frekansımızın düğmesini birazcık oynatırız. Ama bunu nasıl yaparız? Mesela titreşimimizi güzel şeyler düşünerek, dua okuyarak veya pozitif affirmasyon, olumlama cümlelerini tekrarlamak bile düşünsel titreşimlerimizi, şimdiye kadar bilmediğimiz alanlara yükseltir ve bu sayede dıştaki, görünür dünyada ulaşılması mümkün olmayacak gibi görünen şeylerin hayatımıza girmesine olanak sağlar. Kendimizi, arzu edilen frekansa açmadıkça, onu anlayamayız da. Onu ne duyar, ne elleyebilir, ne de evimize davet edebiliriz. Doğru istemeyi arzu ediyorsak, kendimizi yeniliklere açmalıyız, yoksa gerçekleştiğini de anlayamayız.  
Gerçek olan, bir şeyi yeterince uzun bir süre bilincimizde muhafaza edersek, bunun dış dünyada da maddeleşmek zorunda olduğudur. Ancak ve maalesef bilincimiz, muntazaman enerji yayan ter merci değildir. İçimizde çok daha inatçı ve istekleri olan bir parçamız daha vardır; BİLİNÇALTIMIZ. Bilinçaltımız bir boykotçudur. Bu gerçeği şöyle açıklayalım: Eğer dileklerimiz olmuyorsa, çoğu zaman birinci dilekten daha güçlü ikinci bir inancımız vardır bu da bilinçaltımız da saklanmaktadır. Yani boykotçumuz. Bu ikinci inanç, mutlaka birinciye karşı çalışır ve de daha sürekli, daha büyük ve önemli bir azim ile. Dileğimizin gerçekleşmesi adına yaptığımız çalışmamızı bir kere dikkatlice incelersek görürüz ki, günde 10 dakika bu dileğimizle ilgilenmişizdir.  Bu çalışmamızda dileğimize güç verir, belki iç gözümüzle hayal bile ederiz, yani vizyonumuza dahil eder, ama sonra tekrar gündelik yaşantımıza devam ederiz. Ama geriye kalan 23 saat 50 dakika bilinçaltı boykotçumuz bunun zaten olamayacağını, bunların zırva olduğunu, aslında zaten bu dileğimizi karşılayacak şeylerin bizim hakkımız olmadığına bizi inandırır. Zaten hep mağlup olmuşuzdur. Hep başkaları mutludur.  
Çoğu zaman, bilincimizdeki dileklerimizle bilinçaltımızdaki inançlarımız çok çelişkilidir, birbirine benzemez ve hatta birbirine muhaliftir. Dileğimizin gerçekleşmesine ramak kaldığında bile ne yapacağımızı bilemeyiz ve bu şans kullanılamadan uzaklaşır. Bu durumda insan, kendisi için çok yoğun bir biçimde birşey ister, ama içten içe bunu kabul etmeye hazır değildir. BEN DEĞİŞMEYE İSTEKLİYİM olumlaması bir kapı açar. Tüm gün bu olumlamayı gözlerimizin görebileceği bir yere koymalıyız hatta zihnimizi bir askı dolabı olarak düşünerek içerideki askılardan birine bu olumlamayı asmalıyız. Aklımız daima buna takılı kalırsa değişim başlar.  
Bu sırada önemli bir kaç etki vardır,  
  • Doğru formül “ben…im” prensibidir. Çok para istediğinizde, “ben zengin olmak istiyorum” şeklindeki emir cümlesi kurmak çok yanlıştır. Doğru formül şöyle olabilir: “Ben hayatımda zenginliğe hazırım”, “Ben zengin ve mutluyum”,”benim için ayrılmış bir para zaten var ve hayatıma gelmek üzere yolda”
  • Doğru istemenin ve dilemenin turbosu Teşekkür etmektir.  Dileğimizin sonunda “Amin” veya “teşekkür” diyerek mühürler ve kapatırız.
  • Her zaman, şimdiki zamanı kullanarak dileyin; gelecek zamanı değil. Sanki isteğinizin şimdi size verilmiş olduğunu düşünerek hareket edin.
  • İsteklerinizi kağıda yazın, böylece isteğiniz güçlenir. Doğru formüller “işim var”, “mutlu bir ilişkim var”, “ihtiyacım olan herşeye sahibim”, “ben sağlıklıyım”. olmalıdır.
  • “Herşey benim iyiliği için olur” inancınızı kuvvetlendirerek içimizde minnettarlıkla birleştirmek bizi başka mucizelere götürür.
  • “Dilediğimiz her şeyin gerçekleşeceğini; bunun, bizim hakkımız ve hep emrimize amade olduğunu biliriz” anlamını irdelemek ve unutmamak.
  • “Şüphe” isteğin veya dileğin iptal edilmesi gibi birşeydir. Şüphe, aksini istemek gibi bir şeydir. Şüphe zaten birşey olamayacağı bilgisini yayınlar ve tüm siparişler iptal edilir.
  • Doğru istemek konusunda başarılı olmanın çok önemli noktasından biri isteğimiz gerçekleşene kadar hiç kimse ile bu konuda konuşmamaktır. Gevezelikle enerji etkisini yitirir.Unutmayın tüm büyük fikirler, ketumlukla oluşur.
  • Tesadüflere daima açık olun, evren sevkiyatı süpriz yollarla gönderir. Evren, isteğinizi gerçekleştirmek için her zaman en çabuk ve en kolay yolu bulur.
  • Sezgi, insanın kendisine izin vermesidir. Sezgilerinize güvenmeyi öğrenmelisiniz. İlk anda garip veya komik geliyorsa bile içinizden gelen ilk hareket veya karar daima doğru olandır. Tereddüt etmek enerjiyi tüketir.
Son Olarak;   
Gerçek, çoğu zaman, dış dünyada istenilen şeyin iç dünyamızda hissedilen eksikliğidir.  
Mesela dileğim, “Beni şartsız sevecek birini istiyorum” şeklindeyse, bunun gerçekteki karşılığı, “Ben sevilmiyorum. Ben sevilmeye değer değilim. Ben kendimi sevmiyorum”dur. Yani çoğu kişi, sadece kendisini sevmediği için, kendisini şartsız sevecek birini ister.  
Bu dileğin temeli aslında: “Aşkı kabul etmeye açığım ve hazırım” cümlesi ile kapıyı açmaktır, sonra;  
“Ben, olduğum gibi sevilmeye değerim. Tüm isteklerimi ve hatalarımı kabul ediyor ve kendimi, şimdi olduğum gibi kabul ediyorum. Ben kendime özgüyüm, güzelim ve her gün kendi sevgime biraz daha yaklaşıyorum. Kendime duyduğum sevgim nedeniyle, beni aynı kendimi gördüğüm gözlerle görecek bir insanı çekiyorum. Ben kendi sevgimi ve başka bir insanın sevgisini kendime çekmek konusunda açık ve hazırım. Engellerime ve blokajlarıma, bundan sonra izin vermiyorum ve sevgi, benim içimde rahatlıkla akabilir. Sevginin hayatımda meydana çıkmasına açık ve hazırım”  
Bu bağlamda eğer kendimi kabul etmeden, beni sevecek birini isteyecek olsaydım, bana sunulan sevgiyi kabullenemeyecek bir durumda olurdum. Ancak içten hazır olursam, ihtiyacım olan şeylere izin verebilirim. O zaman aramama gerek kalmaz ve bulurum. Zira hazır olursak, bizim ihtiyacımız olan herşey bizi bulur.  
Unutmayın, Evrenle iş birliği yapmak, kendi başımıza didişmekten çok daha kolaydır. Doğru istemek bütün dünyamızı değiştirmekle kalmaz çünkü sonuçta aradığımız aslında daima SEVGİ’dir. Bizi mutlu eden hep SEVGİ’dir.  Pierre Franckh  

15 Kasım 2015 Pazar

Farkındalık ; (an ) da KAL ... erteleme!!

Kendinizi, önemli işlerinizi sürekli ertelerken buluyorsanız, yalnız değilsiniz.
Türkçe’de tam bir karşılığı bulunmayan, ertelemek ve ya ağırdan almak olarak bilinen “procrastination” birçok kişinin yaşadığı bir süreçtir. Bu duruma kendinizi fazlasıyla kaptırmak, potansiyelinizi açığa çıkarmanıza ve başarıya ulaşmanıza engel olabilir.
Uplifers olarak, çoğu zaman yıkıcı sonuçlar veren “erteleme” davranışını engellemenize yardımcı olacak stratejileri bir araya getirdik.
Erteleme alışkanlığı nedir?
Erteleme alışkanlığı, basit bir tanımla, belli bir anda yapıyor olmanız gereken şeyi yapmak yerine; daha çok keyif aldığınız ya da size daha iyi hissettiren şeyler yaparak, asıl yapmanız gereken şeyi erteleme davranışıdır. Diğer bir tanımla, kısa süreli keyifleri, uzun vadeli işlere tercih etme durumudur.
Psikolog Profesör Clarry Lay’a göre, erteleme  yapılmak istenilen ve yapmak zorunda olunan davranışlar arasında zamansal farklılıklar olmasından kaynaklanıyor. Yani ertelemek, kişilerin bir işi yapmak istediği zamanla yaptıkları zaman arasında fark olması nedeniyle ortaya çıkıyor.
Erteleme davranışını yenmek
Erteleme davranışını kontrol altına alabilmek için, belirli adımları takip etmeniz gerekiyor. Bu adımlar kısaca; ertelemeye başladığınız anı fark etmek, davranışınızın nedenlerini anlamak ve zamanınızı yönetebilmek için aktif şekilde adım atmaktır.
Adım 1: Farkına varın.
Ertelemeye başladığınız anı fark edebilmek için, önemli olan kendinize karşı dürüst olmanız. Erteleme davranışının en çok görülen belirtileri;
Çalışmaya, öncelik sırasında sonlarda olanlar işlerden başlamak,
Harekete geçmek yerine yapmanız gerekenler üzerinde tekrar tekrar düşünmek,
İşinizin başına oturduğunuz an, yeniden tuvalete gitmek ya da kahve yapmak gibi ihtiyaçlarınızın doğması,
Önemli bile olsa, yapılacaklar listesinden uzun süre silmediğiniz işlerinizin olması,
Belirli işlerinizi yapmak için hep “doğru zaman”ı beklemek.
Önemli olmayan işlerinizi ertelemek ya da yapmanız gerekenleri geçerli bir sebep yüzünden ertelemek, bu davranışın tanımı içerisine girmez.”Erteleme davranışı”nın belirtilerinden biri, yapmak istemediğiniz şeyler için sürekli bahaneler üretmektir.
Clarry Lay’in erteleme davranışı hakkında 1986’da Journal of Research on Personality’de yayınlanan makalesine göre; bu davranış, başarı, enerji ya da özgüven hislerinden bağımsız olarak gerçekleşir. Diğer bir deyişle, yeteneklerinize güveniyor olmanız, enerjinizin yüksek olması ya da başarma azminiz, yapmanız gerekenleri yapmamanıza engel değildir.
Adım 2: Nedenlerini bulun.
İşlerinizi sürekli ertelemenizin nedeni, sizinle ya da yapmanız gereken işle bağlantılı olabilir. Ancak nedenin tam olarak hangisi olduğunu belirlemek, bu istenmeyen davranışı yenebilmek için doğru yöntemi seçmenize yardımcı olacaktır.
Yapmanız gereken iş size keyif vermiyorsa: Bu noktada, o işleri ertelemek yerine, işinizin eğlenceli kısımlarına odaklanmak ve size keyif vermeyen yönleriyle ilgili işleri bir an önce bitirmek çözüm olacaktır.
Programsız çalışmak: İşlerinizi sürekli ertelemenizin nedeni programsız çalışmaksa; organize olmak, öncelik sırasına göre hazırlanmış bir yapılacaklar listesi hazırlamak ve programınıza bağlı kalmak, daha kontrollü hareket etmenize yardımcı olarak sizi bu davranıştan kurtaracaktır.
Başarı korkusu: Başarısızlık korkusu kadar başarıdan korkmak da, ertelemenin nedeni olabilir. Sizi bunaltan işleri başarıyla tamamlamanın aynı tür işleri daha fazla yapmanıza neden olabileceği düşüncesi, yaptığınız işi ağırdan almanıza sebep olur.
Mükemmeliyetçilik: Şaşırtıcı olsa da, mükemmeliyetçilik, ertelemenin en sık rastlanan sebeplerindendir. Yapılacak iş için kendinizi yeterli görmemek ya da en iyi şekilde nasıl yapacağınıza karar verememek, erteleme yolunu seçmenize neden olabilir.
Kararsızlık: Ertelemenin önemli nedenlerinden bir diğeri de, kararsızlıktır. Neyi önce yapacağınızı seçememek, yanlış başlangıçlar yapma korkusuyla beraber, erteleme davranışına sürükler.
Adım 3: Strateji geliştirin.
Erteleme davranışı alışkanlığa dönüştüyse, bu alışkanlıktan kurtulmak zaman alabilir. Aşağıdaki öneriler, farklı sebeplerle ertelediğiniz işleriniz için motivasyonunuzu arttırmanıza yardımcı olacaktır;
Kendinizi ödüllendirin. Yapmanız gereken önemli bir işi tamamladığınızda, mola verin ve kendinizi ödüllendirin.
Yardım isteyin. Çevrenizden birini, sizi kontrol etmesi için görevlendirin. Kontrol hissinin üzerinizde yaratacağı baskı, sizi harekete geçirebilir.
Düşünün. İşinizi yapmadığınızda karşılaşabileceğiniz olumsuzlukları düşünmek, sizi motive edebilir.
Maliyetinizi hesaplayın. Eğer başkası için çalışıyorsanız; iyi bir çalışan olma isteği ve sorumluluk duygusu , işlerinizi bitirmeniz için gereken itici güç olabilir.
Ertelemenizin nedeni organize çalışmıyor olmanızsa, planlı olmanıza yardımcı olacak öneriler;
Yapılacaklar listesi oluşturun. Böylece önemli işlerinizi unutmazsınız.
Öncelik sıranızı belirleyin. Vaktinizi daha verimli kullanabilmek için, öncelik sıralamasında yukarıda olan maddelerden başlayın.
Zaman kısıtlaması olan hedefler koyun. Böylece işlerinizi ertelemek için  vaktiniz kalmaz.
Adım adım ilerleyin. İçinde bulunduğunuz anda, sadece o an yaptığınız işe odaklanın.
Yaptığınız işin sorumluluğu fazla geliyorsa ya da işten bunaldıysanız, geliştirmeniz gereken yaklaşım şu şekildedir;
Bölün. Projenizi, daha küçük ve gerçekleştirilebilir parçalara ayırın. Her parçayı o anki hedefiniz olarak belirleyin.
Küçük adımlarla başlayın. Her bir adımı tamamladıkça, bir sonraki için motivasyonunuz artacaktır.
Son olarak, erteleme yoluna başvurmanızın nedeni işinizi sıkıcı buluyor olmanızsa;
Gözünüzde büyütmeyin. Yapmanız gereken iş düşündüğünüz kadar sıkıcı olmayabilir. Karar vermeden önce, deneyimleyin.
Olumsuzlukları düşünün. Yapmadığınız işin yaratabileceği olumsuz sonuçları hayal edin.
Ödüllendirin. Keyif almadığınız bir işi tamamladığınızda, kendinizi ödüllendirmeyi ihmal etmeyin..

AN ' da kalın Ertelemeyin ...